Eksilerek Yaşamak
Gazeteci-Yazar Okan Yüksel’i kaybettiğimizden beri ilk kez yazıyorum.
Peş peşe yaşadığım kayıplar, kalemimden memlekete, hayata, insana dair tüm kelimeleri söküp almış gibiydi. Sadece durdum ve geçmesini beklerken sessizce izledim. Yazmaya başladığımda da ölümle ilgili bir yazı yazmayı asla istememiştim ama bu toprakların kaderinde var ölüm, gözyaşı ve herşeye rağmen umut.
Okan Yüksel'in ölüm üzerine şu sözlerini onu tanıyan, okuyan herkes bilir.
“Ölünce ölmemek için yaşamalı insan, yaşarken ölmemek için yaşamalı”
Her insan ölümünün ardında doldurulamaz bir boşluk büyür sevenlerinin yüreğinde. Bazı insanlar sadece bir yaşamı değil bir duruşu da temsil ettiğinden boşluğu daha da hissedilir olur.
Yaşamak böyle bir şey...
Zaman, bir yandan sevdiklerimizi alıp götürüyor; bir yandan da acıları hafifletmeyi, en azından taşınabilir hale getirmeyi öğretiyor. Hem eksiltiyor, hem iyileştiriyor.
Bilge Kağan Orhun Abideleri’nde;
“Zamanı Tanrı yaşar; insanoğlu hep ölmek için türemiş” diye seslenir.
İnsan ölümün kaçınılmaz olduğunu bilerek yaşıyor da sona hiç alışamıyor.
Kendisini, Maçka’nın kara ormanlarda ki laçin ağaçlarına benzeten, o laçin agaclarından çocuk yaşta dik durmayı ögrendigini soyleyen yigit bir adami, eğilmeyen, bükülmeyen Nihat Genç’i de verdik ölümün kollarına.
O Türk milletin has evladı, Karadeniz’in asi çocuğu, ele avuca sığmaz, boyun eğmez, eyvallah etmez Nihat abimiz— Cumhuriyet’in yılmaz bekçisiydi. Sonsuzluğa uğurladık.
Kocatepe Camii’nin avlusu, onun nasıl bir hayat yaşadığının sessiz ama sarsıcı bir tanığıydı. Türkiye’nin dört bir yanından gelen yüzlerce insan, belki de hayatlarında bir kez bile görmedikleri Nihat abileri için gözyaşı döküyordu.
Kimisi susarak, kimisi yumruğunu sıkarak, kimisi göz göze gelmemeye çalışarak vedalaştı. Ama herkes aynı şeyi hissetti: Bir devre tanıklık etmiş olmanın ağır yalnızlığı.
Nihat Genç’in hafızalarda kalan hali; her zaman dik duran, öfkesini vatan sevgisinden alan bir adam olarak yankılanıyor hâlâ kulaklarımızda:
“Bu topraklar bizden çok şey bekliyor, biz bu toprakların son umutlarıyız!”
O artık aramızda değil ama yazdıkları, söyledikleri, kavgası miras kaldı bize. Cesareti kaldı.
Ve bu topraklarda bazı sesler, beden sustuğunda bile yankılanmaya devam eder.
Yattığı toprak incitmesin.
Unutanlardan değil, her gün biraz daha hatırlayanlardan olalım.
Evet, uzun zamandır güzel şeyler olmuyor bu memlekette… Bahar, sanki yolunu şaşırmış da bir daha uğramamaya yemin etmiş gibi. Toprak yeşermek yerine yanıyor; ya bir orman yangınında kül oluyoruz hep birlikte, ya da bir otel odasında, tatil hayaliyle yola çıkan canlarımızın sessiz çığlıklarına şahit oluyoruz.
Gençlerimiz ya zindanlara hapsediliyor düşünceleri yüzünden ya da daha büyümeden, hayalleriyle birlikte toprağa düşüyor çocuklarımız.
Yüreklerimiz birer mezarlığa dönüştü artık; her sabah yeni bir acının kapımızı çalmasına alıştık neredeyse… Her gün başka bir karanlığa uyanıyoruz, her gün biraz daha eksiliyoruz.
Muharrem ayındayız…Ve muharrem ayınin 10. gununde yasanmiş elim bir tarihi olayın mazlumlarını, Kerbela’nın susuz çölünü, zalimin karşısında dimdik duranları anıyoruz. Ne acıdır ki şu günlerde bir başka Kerbelâ’yı yaşıyoruz.
On iki asker, on iki evlat, on iki can, “fena fil vatan” diyerek şehadet şerbetini içti. Yüreklerimiz yangın yeri; şehit kardeşlerimizin sıvası bile olmayan evlerinden yükselen ağıtlar göğe değiyor. Annelerin gözyaşları sele dönmüş, babaların dili lal olmuş acıdan.
Bu kadar karanlık, bu kadar ölüm, bu kadar hüzün fazla değil mi?
Artık bir dur demeliyiz bu karanlığa. Yas tutmakla yetinemeyiz; yaşamak, yaşatmak, korumak zorundayız birbirimizi.
Sessizliğin ve suskunluğun hüküm sürdüğü yerde adalet yeşermez, acı diner sanmayın. Her ağıt bir çığlıktır; duyulmayı, görülmeyi, anlaşılmayı bekler.
Unutmayalım; bir toplum, acıya karşı gösterdiği duyarlılıkla ayakta kalır. Her yitirilen can, sadece bir evin değil, bütün bir memleketin kaybıdır. O yüzden bu acıları unutmamak, unutturmamak bizim vicdani görevimizdir. Çünkü unutanlar, bir gün aynı karanlığın içinde kaybolurlar.
Ve tam da bu yangının ortasında, Behçet Aysan’ın sesi yankılanıyor zamansız bir ağıt gibi:
“Ben bir cehennem kuşandım,
Gövdem ateş içinde.”
Çünkü bu topraklarda artık yalnız ormanlar değil, insanlar da yanıyor. Ve biz sadece külleriyle değil, o yangının içinde kaybolan umutlarla da baş başa kalıyoruz.
Ama unutulmasın; Türk Milleti küllerin içinden doğan bir millettir. Her şehit düşen evlatla biraz daha büyüyen, her ağıtla biraz daha bilenen öfkemiz var…
Bittiğini düşündüklerinde yeniden yeşeren umudumuz.
Bir gün bu yangın da dinecek.
Ve o gün, herkes nerede durduğunu hatırlayacak.
Ve bir gün,
karanlığın kenarından
yeniden başlayacak Türk’ün türküsü..






0 Yorum